23 Eylül 2016 Cuma

Ali Ural'dan..

Yıllar önce duydum bu sesi..ve gönlümü mızıkanın sesine kaptırdım..halâ o sesle benliğim..sesim o sese karışık..sözüm onun sözü.."Sevgili Dost,Şu günlerde herkes sesini duyurabilmek için hoparlörün sesini daha fazla açması gerektiğini düşünüyor..bense sadece senin duyabileceğin bir sesle fısıldıyorum kulağına..Evet..kısık bir ses değil mi dost,yüreğinde yankı bulup feryada dönen..Aramızdaki fark bu biliyor musun.. “Bazı alimlerin Allah"ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum. Allah"ın varlığı sabittir, sen kulluğunu ispat etmeye çalış” HZ MEVLANA Sevgili Dost, İnsan yoktu ve sınırlar da yoktu. İnsan geldi ve elindeki tebeşirle sınırlar çizmeye başladı. Sevgili dost, merhameti gördün mü? Tamam, söyleme biliyorsan yerini. Bari hayatta olduğunu haber ver. " merhamet ölmedi değil mi?" sevgili dost, merhameti gördün değil mi? O kadar insanla dostluk kurdum ki,Ellerim dolu sanıyordum.Başıma bir bela geldiğinde,Kimseye acımayan zamandan şiddetliydi,Dostlarımın ihaneti… Ölümün bizi nerde beklediği belli değil, en iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim… Artık sanal posta kutularımız olduğundan mıdır nedir, daha garip geliyor posta kutumuzda bir mızıka. çocukluğun yegane eğlencelerinden, plastik ama soylu enstürman. Ey kutsal ağrı! Saklandığın yerden çık! Yalnız kendimizi değil, çevremizi de yakıp yıkıyoruz! Biz acı duymayanlar ahalisi, akan kanımızı boş gözlerle, bir nehir gibi seyrediyor, kopan ayağımıza vitrinlerden ayakkabı beğeniyoruz. birbirimizi tanımak için neyi bekliyoruz? Birbirimizi tanımak için neyi bekliyoruz? birbirimizi tanımak için neyi bekliyoruz dost? BAK ne diyor Rousseau: " dostumuzu tanıyabilmek için büyük hadiseleri bekleyeceğiz; o zaman da iş işten geçmiş olacak; çünkü onu tanımak zaten bu hadiseler için lazımdı." SEVGİLİ DOST, sen lazımsın bana ve önemlisin hadiselerden. Çünkü büyük bir olaydır dostluk.çok büyük. El el üstünde kimin eli var? bu oyunu hatırladın mı? Bir kule, herkes elini bir başka el üstüne koyuyor. Gözünü açsa görecek, hayır oyunu bozmuyor. Sevgili dost, şimdi ben bu elleri ne yapıyım… Bulunmasalar saklardım, tavan aralarında. Atsınlar diye görenler ellerini, ellerimi dilencilere atardım... Sevgili dost, eğer yeryüzündeki bütün elleri bir masanın üzerine koysalar, ELİNİ bulabilirdim onların içinden. İnsan her zaman aynı şeyleri görürse, bunu yaşamının tabii bir parçası gibi görmeye başlarmış, aykırı olsa bile... Postanedeki memurun ‘pul’ diye feryat etmesi boşuna değil. Hayat bedel istiyor… Kalbinin hala güneş görmemiş tenler kadar beyaz olduğunu biliyorum... Birbirlerine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirlerini artık sevmeyen dostlarla ne işimiz var bizim? Nedir seni uykularından vazgeçirecek olan şeyler? Frankeştayn'ın yaratığı değil, ALLAH'ın kulu olmak ne güzel...Ne güzel "ALLAH en büyüktür" sözü... Kalpler ALLAH'ı anmakla değil, ok saplamakla huzur buluyor şimdi... Ne zaman televizyonun düğmesini kapatacaksın?Ne zaman açacaksın "Kitab"ı... Birileri tarafından sürekli izlendiğini düşünmek bie delilik belirtisidir de, biri tarafından izlenildiğini düşünmemek neyin belirtisidir? Sevgili Dost, ALLAH her şeyi bilir...Belki De Belirtisi Değil, Kendisidir Deliliğin.. Kuş omzumdan uçtu. Çocukken yaramazlıklarımı anneme kuşların söylemesini neden yadırgamışım bilmiyorum. Kuşlar söylüyor çünkü. Sevgili Dost, Allah' ın da sınırları var... "Bu kez zarfından "Hayat" çıkıyor.Tabii hayatı zarfa sığdırmak kolay olmayacak.Üstelik mevsimlerden yaz,bunaltıcı olacak.Çünkü hayattan söz etmek eğlenceli deyildir.Çünkü insan koşarken kaçar hayattan.Bu yüzden çocuklar acı şurupları içmemek için ağızlarını sıkı sıkı yumurlar.Ama çocukların ağzı sıkı deyildir,herşeyi anlatırlar.Büyükler ise susar ağızları yanmıştır hayattan". Bu bayram kabristana gittin mi?Senin de ölülerin vardır,bilirim.Üzerindeki otları küflü tenekelerle sulayacağın ölülerin.Otlar büyüyecek, sararacaklar sonra. Ölülerimizi hep hatırlayacağız,dirilerimizi unutsak da.Olsun,onlar da ölecekler..Biz De.. -Sevgili Dost,Bir körün parmak uçları kadar hassasına az rastlanır kalbin... Geçen sabah senin üzüntülü olduğunu söylediler .Dokunsalar ağlayacakmışsın.Dokunmamışlar .Yine de ağlamışsın; dostun gözünden akan bir damla yaşın yeryüzündeki bütün gölleri tuz gölü yaptığını bilmez gibi.Gül ki,acılaşmasın göller.Göl ki;orada demirli kayığımız.. Konuştuğuma çok kere pişman oldum ama sustuğuma asla!!! Sevgili dost ; öldükten sonra hatırlayacak mısın beni ? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın ? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim ? Ya beş yıl sonra ? Sevgili dost ; Ellerini uzat,insanlara güvenimi kaybettim.Seni seçtiğime pişman değilim . Sende pişman olmayacağın seçimler yap olur mu.. Sevgili dost,bu sabah kuş sesleriyle uyandım. ne güzel değil mi? hayır, güzel değil! açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?" Sevgili Dost,ßugün yazmak değil, konuşmak istiyordum seninle. Ama yine yazdım.Sevgili Dost..O halde sen konuş! Sevgili Dost;Kalbimi alıp, uzaklara gitmek istiyorum... Ama.... ne gidecek kadar takatim... ne de gittim diyebilecek kadar uzak var.. "Ben ölünce bir elimi tabutumun dışına atın. İnsanlar görsünler ki padişah olan Kanuni bu dünyadan eli boş gitmiştir."KANUNİ Gözleri bulut rengindeydi, yok, melekût rengindeydi, atmosfer, kurşuni ilksizlik sabahı rengindeydi, ruh... rengindeydi. haaa! anladım; gözleri tümüyle ruh rengindeydi, ruh ne renktedir? ruh mu? bilmeyecek ne var?ruh tümden ne renktedir, ne renktedir... onun gözleri rengindedir. buğu ne renktedir? onun gözleri renginde değil midir? gözleriyle düş kuruyor, gözleriyle düşünüyor gibiydi, gözlerinin bir yerler gördüğünü sanmıyorum. sevgili dost, şimdi piri reisin haritasını yeniden çizmenin zamanı.bana siyah bir kalem kes gecenin dallarından.boğuyor keşfedilmiş yerlerin haritaları. Mektubun tarihine girip, talihini unuttuk. En son ne zaman mektup yazdığımızı, en son ne zaman mektup aldığımızı hatırlayabilirsek, belki mektubun talihini değil ama talihsizliğini hatırlayacağız. "Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardır?" Insanlar birbirine mektup yazmalı. Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü mektup düşünülerek yazılır. Birdenbire agzimizdan kaçan kelimeleri hiçbir şey geri getiremez. Söylediklerimizin üstü çizilemez. Çünkü söylediklerimiz dinlenmeyebilir, sözümüz kesilir, içeriye o anda biri girer.. Okunan mektup ise muhakkak tamamlanır. Nicedir boş posta kutum.. ama bu aralar yanından geçişimde dikenlere takılır gibi kanıyor yüreğim... yeniden okumalı posta kutusundaki mızıka'yı, belki mektup yazacak bir dost el eder satırlardan. Benim kuyum öyle derindir ki, içine taş attığın zaman suyun sesini duyamazsın.Bağırsan sesin geri gelmez.Barkacı sarkıtsan ip yetmez. Sevgili Dost,Bana öyle bir kelime söyle ki, hiç eksilmesin.. Sevgili Dost,Tahteravalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder..Gel ve Yüksel.. Ah tahterevalli! Ey hayatın özet! Kısa aralıklarla alçalma ve yükseliş. Güçlü ile zayıf arasında kurulamayan denge… Sevgili Dost ,Sâdi ne güzel söylemiş : "Hayattan meyus olanlar güzel sözler söylerler.Görmez misin ki, kalemin ucu kalemtraş ile kesilince,kalemin dili daha keskin olur." Sevgili dost karga mısın yoksa kanarya mı? Sevgili Dost; Şimdilerde yüreğimin kuytusuna çekilip, dünyanın telaşlarını unutmak ve zihinlerde unutulmak istiyorum..Setreyleyen’in üzerime bir yokluk perdesi çekmesini diliyor yüreğim belki de, belki de ben setreyliyorum telaşlarımın karanlğıyla yüreğimi..susturuyor cılız bileğim, içimin cılız sesini; dilim ki sükûtumun katili. Sevgili Dost..Sınır,önümüze bir bahçe duvarı olarak çıkabileceği gibi,dikenli tel,çit,çizgi ve taş olarakta çıkabilir..Sınırı geçme hakkı,sınırı çizenindir ve O dilediği müstesna,bahçesine kimseyi yaklaştırmama hakkını elinde tutar. Sınırın geçilmemesi içinn dikenli teller yetmeyebilir,adım atar atmaz bir bacağınızı a...lmaya hazır bir mayın,toprağın altında sizi bekleyebilir... Bayram gelmiş sevgili dost, uzak olunca dostlardan, "gariplik tuttu boynumdan/büker Mevla'ya Mevla'ya" demekten başka bir şey gelmiyor içimden.. iyi bayramlar sevgili dost! “Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır!” Bir de..görüyorum,duyuyorum ve yaşıyorum ki ; ne kadar iletişim aleti girerse dost gönülle araya , o kadar zorlaşıyor duyuşu , algılayışı karşımızdakinin... insanlarla iletişimde böyleyse aahh Rabbim...Ya Senle... Alıcı ve vericilerimizi engelleyen nice gönülbozanlarla karşıkarşıyayız... mesafeler ve zaman dostluklarımızı başkalaştırıyor... nasıl başkalaşmasın ki kimyası değişiyor karışımımızın.... her insan ve her olay farklı bir madde gibi, karışıyoruz birbirimize, halen, mealen... iki hidrojen ile bir oksijen su oluyor, bir oksijen gider de yerine bir tane daha hidrojen gelirse ne ortaya çıkar? sen benim en güzel hallerimdensin dost, gittiğinde -hiç boşluk yoktur kainatta- yerine gelen ne yaptı bana, ne yaptı beni? neyin parçası oldum ben? dön dost! desem, bir an önce... döndüğünde ben hala hidrojen olarak kalmamış olacağım ve sen oksijen olmayacaksın... bitmiş bir dostluğun suskun yası olacak buluşmalarımız... dost... -illa bir gün okunur diye mi yazıyoruz yazdıklarımızı? Sevgili Dost, Rejisör bir filmde rol almak isteyen genç kıza; “Eğer iki kelimeyi istediğim gibi söyliyebilirsen, sana rol verebilirim” demiş, genç kız da; “Tabi söylerim. Nedir bu iki kelime?” diye sormuştu. Rejisör: “Sadece üç kere bana ; ‘Gel buraya!’ diyeceksin. ” demiş, genç kız, bundan daha kolay ne var, diye düşünürken, rejisör konuşmaya devam etmişti. “Birincisinde sevgilinle bir münakaşadan sonra ona artık ayrılman gerektiğini söylüyorsun o başı eğik kapıya doğru giderken, ceketinin cebinde tabanca olduğunu farkediyorsun. Hayatına son vereceğini seziyor, birdenbire onun senin için her şey olduğunu anlıyor ve büyük bir pişmanlikla: - ‘Gel buraya!’ diyorsun. “İkinci olarak, kendini küçük bir çoçuğun annesi yerine koyacaksın. Çoçuk dört yaşındadır. Sen ona bayramlık elbislerini giydirmiş, balkonda oturmasını, hiçbir yere gitmemesini sıkı sıkıya tembih etmişsin. Sana itaat etmiyor ve sokağa fırlıyor. Tam o sırada köşede bir kamyon belirliyor ve çoçuk bir anda yere düşüp çamurlara bulanıyor. Allahtan ezilmiyor. Sen dehşet içindesin. Bir yandan Allah’a şükrederken, diğer yandan sana itaat etmediği için çoçuğa son derece kızgınsın. İşte bu duygularla ona: - ‘Gel buraya!’ diyorsun ” Son olarak da, bir tacirin karısısın. Kocan iflas etmiş. Evin dışında alacaklılar kocanı linç etmek için bekliyor. Fakat kocan, onuruna dokunan bu durum karşısında kalbine sıktığı bir kurşunla can veriyor. Sen de sokak kapısını açıp, dışarıdaki kalabalığı elebaşısına: - ‘Gel buraya’ diyorsun Sevgili Dost, Kızın bu sözler üzerine filmde rol almak istemekten vazgeçip geçmediğini bilemiyoruz. Bildiğimiz, sesin tonunun kelimelere hayat verdiği ya da öldürdüğüdür. Sevgili Dost,Gel buraya! Sevgili Dost; Bildiği şehirlerden bilmediği şehirlere, bildiği yüzlerden bilmediği yüzlere sığınmayı aklından geçirmemiş kaç insan vardır? Garların, terminallerin ve limanların dev mıknatıslara dönüştüğü saatlerde bedenlerini kaptırmayanlar, ruhlarının bir otobüs koltuğuna, bir gemi çapasına, bir lokomatif tekerleğine yapışmasını önleyebilmişler midir? Başımı alıp gitmek istiyorum cümlesi kimbilir hayatımızın kaç kilidini kurcalamış, açayım derken kaç yeni kapı örtmüştür üstümüze. Arkaya bakmamayı başarabilenler, acaba gittikleri yere başlarını götürmeyi başarabilmişler midir? Tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyenler, aslında tebdil-i kanı mı kasdetmişlerdir? Sevgili Dost; Kalbimi alıp uzaklara gitmek istiyorum Çünkü aklım hep kurcalanacak. Kalbimi alıp; çünkü kalbim değişen kanı karşılayacak. Uzaklara; çünkü gazeteler mürekkep, radyolar ses, televizyonlar renk yapmak istiyorlar onu. Gitmek istiyorum; çünkü gitmek kalmaktan daha pullu : bir gece kıyafeti gibi ışıl ışıl parlıyor tenimiz. Bir gece, kıyafeti gibi soyuyor gurbetini. Sevgili Dost; Garip, Şam'daki Yemendeki garip değil, garip mezardaki ve kefendeki gariptir demiş araplar. Ne garip! Garibin yüzü soğuk olur demiş türkler. Ne garip! Eskimolar güneşin gurbetçi olduğu düşünmüşler. Çinliler küçük beyaz bir taşın bir çuvak pirinç içinde kaybolduğunu... Ne garip! Sevgili Dost; Hafız : Hiçbir yol yoktur ki sonu olmasın demiş ama ne çıkar! Bizim otobüslerimizin aynalarında hala, ömür biter yol bitmez yazıyor. Düz yolda da sürçer insan deyince Çehoc, Aşık Dertli cevap veriyor : Doğru gitsem yollar komaz/Bükük yollar boynum gibi Sevgili Dost; Uçak sürüleri havalanıyor yerden. trenler, sihirbazların ipleri gibi oynuyor. denizi yakıyor ütülerden tekneler. perdeler sarkıyor otobüslerden. Sevgili Dost; İnsan tekerleği bulduğu zaman başına neler geleceğini bilseydi, bakmadan arkasına yuvarlardı onu ıssız bir yere. insanın elinden gelseydi, düğümlerdi yolları ıssız bir yerde yalnızlığın bana yakıştığını söylüyorlar. iyi duruyormuş üzerimde. renkleri sade ve uyumluymuş dikimi kusursuzmuş. bu mahir terzinin adını öğrenmek istiyorlar. söyler miyim hiç. konfeksiyonel yalnızlıklar ne güne duruyor söyler miyim hiç ..Sevgili dost bana bencilce hareket ettiğimi söyleme sakın insanlara güvenimi kaybettim. terzimin adını sadece deniz fenerlerine ve kız kulesine verdim . galata kulesi de istedi ama reddettim onu. çünkü o her gece koynuna yabancıları alıyor. yalnızlık senin neyine dedim. neyine senin yalnızlık! Duygularımızı makinelerin çarklarını vermeyelim elbette . elbette binlerce metre yükseklikten bırakalım kendimizi boşluğa. ama sırtımızda bir paraşüt olmasının bize ne zararı var... Bakıldıkça büyüyen bir yapraktı yüzün Kardan usanmış bir beyaz yangını Güneş, zarf şeklinde batıyor ; kıyamet alameti mi? Sevgili Dost, Sana bu satırları ayı koparılmış bir göğün altında yazıyorum.Aşılı bir omuz gibi yeri hâlâ duruyor.Nerede yaşadığını bilmiyorum.Altmışbirinci mektup kefâreti ödüyor. Eğer bir ruh beraberliğiyse dostluk,iki ruhu bir kılan nedir?Nedir bileşik kaplarda ki su seviyesinin sırrı?Demek,dost insanın ikinci kendisidir Demek.sevgi hiç ayırt etmez,sevenle sevilen aynı şeydir -Kim o? -Senim! Sevgili Dost, Üzüntülerimiz, günlük hayatımızdaki ödevleri bile normal bir şekilde yapmamızı engelliyor. Kederin ağına takılan balıklar, çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken, bir türlü ulaşılamayan hayali istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz, hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor. Aynı hava sıcaklığında bir gün üşürken, bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye, bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede. O halde “bizi mutlu kılan şey şartlardan çok, ruhumuzdur” (Voltaire) İstemekle değil, istememekle hür olan ruhumuz.. Sevgili Dost, Bana böylesine mektup yazan dostum hiç olmadı.Dostlarım hep uzakta kaldı. Duman adamları gördüm. Hani zaman çiçeklerini kurtaracaktık... Yalnız yaşamaktan bıkan bir çiftçi şehre gitti, bir kız bulup evlendi;karısını tek atlı arabasına bindirip çiftliğini yolunu tuttu. Yolda atın ayağı takılıp düşer gibi oldu. Çiftçi Bu bir dedi. Biraz sonra at yine tökezledi. Çiftçi Bu iki dedi. ve yola devam ettiler. Az sonra zavallı at, aynı şekilde ayağı sürçüp sendeleyince çiftçi Bu da üç! deyip, tabancasını çekerek hayvanı vurdu. Yeni gelinin aklı başından gitti. Seni gidi kalpsiz! diye bağırdı ve kocasına şiddetli bir tokat attı. Kocası sesini çıkarmadan bir süre onu süzdüve BU BİR! dedi .. Kemancının elleri değdi kemana değer kazandı, dostun elleri değdi bana değer kazandım... Senden sonra kimseyi sevmedim... sevmek istedim ama Sevemedim. Herkeste her şey de seni aradım. Ve bulamadım. Bulacağımı sanmıyorum Çünkü Allah verdiği şeylerin şükrünü istiyor... Ben daha senin şükrünü vermedim Kİ... Veremedim henüz... Ve bu yüzden, kimseyi aramıyorum... Buldum... Bulduğum sevgiyle ölümü tadabilirim... Bu yüzden, susacağım... Seni sevmek bana yetti... Yaşım kaç olursa olsun...yılda 1 defada olsa 3 yılda bir olsa da..yada bundan sonra hiç olmasa da...ben susmayı öğrendim ...sevgiyi öğrendim...eksik yanımın ne oldæuğunu öğrendim... Ben Mevlana olamam, ama Mevlana hazretleri nasıl HZ ŞEMSDEN başka şems aramayıp içinde yanan aşk onu o hale getirmişse... Onca şey aşkla yazılmışsa... Ben de susabilirim. Ve burada sana susayan biri var... Bunu bil... Şimdi susmalıyım. Sevgili dost! Ben de mektubuna cevap yazabilsem sana tek bir cümle yazabilirdim: Dostun muyum senin? mızıka kutusundaki mektup. posta kutusuna bırakılmış çalınmayı, okunmayı bekleyen bir mızıka. mektup yazılacak bir "sevgili dost". okurken, insan, artık o eski masal diyarındaymış gibi gelen çocukluğuna gidiyor. riya kelimesinin anlamından habersiz, saf sevgi. kendisini bu dünyada en çok anladığını düşündüğü yaramaz bir çocuk var tam karşısında. "sevgili dost" dediği. hazır cevap, uludağ gazozun ince şişesi, altın para şeklindeki çikolatalar, leblebi tozu, o zaman 1500 lira olan tatlı sakızlar annenin kapıdan geçen eskiciye verdiği senin ilk bisikletin. ve artık elektronik atılan postalar. üflenilemeyen hohner mızıka. sanırım pek çoğu, kaybettiği ve giderken bütün çocukluğunu da alıp götüren o kişiyi arıyor. bir gün posta kutusunda bir mızıka bulmak ümidiyle...

7 Temmuz 2016 Perşembe

Eskiler..

Onu dinlemek ile anlamak arasında hiçbir fark  yok. İkisi de  imkansızdı. Fakat ne göz ardı edebilmek mümkün onu, ne de  anlayabilmek.. Kilidi pas tutmuş kapalı kapılar ardında..
Kilitlerini kırmak elimde olsaydı inan ellerim bunu yapmak için hiç vakit kaybetmezdi. Ama elimde  değildi. Ve ve bu yüzden ellerimden  nefret ediyordum.

Sevgili kalem. Bana ellerimi sevmemi  sağlayamaz mıydı?

31 Mayıs 2016 Salı

Denizin Martı'yla Sohbeti..

Deniz eğildi kulağına Martının :
"Yapma" dedi ve ekledi;
"Maviliğime aldanıp dalma sularıma, balık yaşamıyor içimde artık."

Tebessüm etti Martı...
"Sadece balık için mi dalıyorum sanıyorsun maviliğine ?"
''Ya neden?'' diye sordu Deniz..
Sen ve ben dedi Martı;
bir çok aşığın fotoğraflarında aynı karede yer alıyoruz.
Bir çok ayrılanın sakladığı resimlerde de..
Balık yok diye seni terketsem, o fotoğrafları da terk etmiş olmaz mıyım ?..
"Ben açlığa ayıp olmasın diye değil, Aşk'a ayıp olmasın diye hala sendeyim!...

17 Mayıs 2016 Salı

Gelenler/Geçenler..


Sesi gül şurubu gibi, tatlı fakat serindi. Onu gördüm. Bakışları parlaktı. Birden hem sonbahar serinliğinin ürpertisi ile irkiliyor, hemde aynı anda ilkbaharın taze çiçekleri açıyordu titrek yüreğimde. Tuhaf. Neden bilmem onun yanında bedenim kasılıyordu. İlk defa nasıl davranacağımı bilemiyordum. Konuşma melekemi yitirmiş gibiydim. Duygularla dolup taşmama rağmen ona söyleyecek bir şey bulamıyordum. Sustu. "Lütfen susma" demek istedim. Susmasına eşlik etmek daha makul görünüyorken ne yapabilirdim bende sustum. Sessizce yan yana yürüdük. Hâlbuki kelimelerle arası gayet iyiydi. Ama bana bir şey söylemeye geldiğinde kocaman bir sessizlik, kilidi pas tutmuş kapalı bir kutuydu. Kilitlerini kırmak elimde olsaydı inan ellerim bunu yapmak için hiç vakit kaybetmezdi. Ama elimde değildi ve bu yüzden ellerimden nefret ediyordum.
Bana ellerimi sevmemi sağlayamaz mıydı ki?
...

"Sen bilirsin, nasıl istersen" dedim son olarak.. Nasıl ısrar edilir ki kalmak istemeyene. Ya yüzsüz derler, ya da gurursuz.. Kim bilir belki de "sen bilirsin, nasıl istersen" deyişim onu gelmekten vazgeçirdi. "Bekliyordum" ve "hâlâ bekliyorum" desem dilim mi kururdu? Kururdu bilirim..

Gitti! içimde koca bir çınar ağacı hiç durmadan yaprak döktü.
...
insan bir defa sevdalanmaya görsün.
Her anı sevdiğini buluyor. 'Ah biz' dedi Melek ve Nalan. "Yüreğimiz demir mengende sıkılıp, çıra gibi yanar, utanır da; hislerimizi, sevdamızı, ifade edemeyiz. Öylece ardından bakalarız.."

14 Nisan 2016 Perşembe

ARZUHAL..

Geldiğim dağların o dizgin vurulmaz, değişman küheylanları gibiymişim. Ama derler ki; "Artık yeter Melek! Artık yeter o küheylanın beyninin kalyonlarında, ruhunun ormanlarında dört nala koşuşturup durduğu. Şimdi bi tel saçla kement atıp dizgine vurmak zamanıdır. Onca gelene hayır diyorsun, gideni istemiyorsun. Artık birine he demeli, yuvanı kurmalısın. En azından bir kere görüş ne kaybedersin ki?"

Hakikaten artık dizginlemeli miydim içimdeki deli tayları?

Peki ya hazır mıydım buna? Peki ya hazır olmak için neler gerekli, ne tür bir beklentim vardı ki bunca bekleyişimin? Hiç! Esasen yolum bir sevgiliden geçsin isterdim. Geçerken nefes nefese tükensin ömrüm. Ömrümün hülyasında bülbül ötsün. Yolum sevgiliden geçmiyorsa ve geçmeyecekse ya da bir yerde kesişmeyecekse onunla; boşuna o ruhumun deli ormanlarında dört nala koşuşturduğum o nefesler, o göz pınarlarıma dolan terler..

Ne bileyim belki de hüznüm bana mani oluyordur. Hüzne meftun biri olmasam da yakamı bırakmayan bir hüznüm varken; vereceğim bir taze keder iken kim razı olur ki buna.. Nasıl sebep olurum bir başkasına..

Kader bizler için ebedi bir muâmma . Ama madem kemant hazırlanmış, artık inat etmeden, belki de daha fazla direnmeden uzatıp boynumu beratımı alıp gelme zamanıdır.. Ne diyeyim Rabbim; hakkım(ız)da her şeyin mübarek olanı nasip et. Sen nasip et çünkü nasip etmek sana mahsustur.

8 Mart 2016 Salı

Konya günlükleri

Sevgili kalem

Mutluluk yazılmıyor bilirim. Kelimeleri yok tebessümü var çünkü.. Beyşehir'in uzun dar sokaklarında dolaşırken hemen yanımdan eteklerime çarparak bana dil çıkarıp ardından “abla kooşş arkandan deli geliyor” diyerek koşuşturan çocukların peşinden gerçekten de (deli)var mı yok mu diye arkama bile bakmadan nefesim kesilip, ciğerlerim parçalanırcasına koşarken buluyorum kendimi.. Özlemini çektiğim, çocukluğumu bulduğum bir koşuştu sanki bu.. İçimdeki çocuğun giderek benden elini ayağını çekmeye başladığı bir zamanda yeniden canlanan çocukluğumla beraber kaybolmuştum Anadolunun uzun dar sokaklarında.. Oturup bir kaldırımda mahalle bakkalından aldığımız bir zamanlar benim çocukluğumun da vazgeçilmezi olan 'göz yaşartıcı’ sakızı çiğnerken buldum kendimi. Mutluluktan yaşaran gözlerimi, duyduğum bu hazzı, çocuksu heyecanı hangi kelime yeter ki dile getirmeye.. Sanki Anadolu'da bir film çekiliyor da bende o filmin başrol oyuncusu ya da bir figüranı gibi hissederken; tüm bu büyünün çalan telefonumun sesiyle tıpkı saat 12'yi bulduğunda her şey eski haline dönen "külkedisi" masalı gibi son bulmuştu. ‘Neredesin sen?’ sorusuna bir an durup, sahi neredeydim ki ben? Olmak istediğim yerde.. Kaybolmuştum.. (esasen güzeldir kaybolmak) ama malesef dilimin ucuyla zoraki olarak geliyorum diyebildim.. Önceden fotoğraf çekmek için dolaştığım sokaklarda şimdi kendimi dinlemek için dolaşıyorum. İtiraf etmeliyim ki aslında kendimi arıyorum. Kendimi özledim. Herkesin akın akın ettiği bir şehirde (Konya) hiç kimsenin bilmediği günümüz kentleşmesinden uzak, tarih kokan ilçede (Beyşehir) bir haftasonu geçirmistim. İçimde tekrar canlanan çocukluğum ile beraber.

Sevgili kalem

Devrik cümlelerimle birkaç kelam yazsamda, esasen mutluluk yaşanıyor, hissediliyor, saklanıyor..

Elveda Konya, elveda Beyşehir..

27/02/2016

6 Mart 2016 Pazar

Otobüs Notları

Akşam karanlığı, şehrin üzerine sessizce çöküyordu. Bursa'nın soğuk ve ışıklı caddelerinden birinde ilerliyordu otobüsüm. İki tarafımdan akan rengarenk ışıklı mağazaların önünden aceleci kalabalıklar geçiyordu; kaldırımları dolduran insanlar, ellerinde küçük paketleri, yüzünde sıcacık evlerine gidiyor olmanın rahatlığı, omuzlarında ise tüm günün yorgunluğu.. Bende onlar gibi yorgundum, uykusuzdum. Çöken kalabalıkla birlikte göz kapaklarıma yayılan ağırlığa karşı koymak giderek imkansız hale geliyordu. Başımı otobüsün camına yasladığımda hep aynı his aynı düşünce..

23 Şubat 2016 Salı

Kız kulesi, Martı, Simit..

Martılara simit atıyorum bir kış sabahında. Sana taşıdıkları selamları aldın mı? Her gün bir selam yükledim oysaki kanatlarına. Beni sana taşıdıklarını fark etmiyor musun? Anlasan keşke...
Güneş batacak sonra saray burnun'da minarelerin ardına saklanacak ışıklar. Gökyüzü kararacak, şehir aydınlanacak. Umursamazlığını farz ediyorum etrafı. Eski bir zamanı izlediğini düşünmek istiyorum. Tam şuan beni hatırla, içinde tıpkı benim sol yanımda belirdiği gibi bir sızı belirsin istiyorum. Seni bu kadar çok düşünürken beni hatırla, aynı sızıyı duy içine istiyorum.
Duysan keşke...

22 Şubat 2016 Pazartesi

Biliyorsun ben belki yaramaz bir kuldum sevdaya düşeli..

"sevgiye hükmümüzü koymak için gayretlerimizi irdelemek istiyorum. Ben hükmümü kendimden ayırınca, kendi sevgine hükmetmen yetmezmiş gibi bana hükmettiğin o akşamı anımsıyorum. Yürüdüğümüz o sokaklar şahit. Gençtik Allah'ım diyor içimden bir ses. Gençtik ve nefsimiz artık bizim için kolay lokma değildi. Ama biz nefs için kolay lokma idik ve sevda taşını bağlamıştı ayağımıza. Ama Allah'ım sende şahittin utanan gözlerdeki o buğulu bakışa. Biliyorsun ben belki yaramaz bir kuldum sevdaya düşeli beri ama senindim, kulundum…"

19 Şubat 2016 Cuma

Kaderin kapıdaysa 'gelme' diyemezsin. Neyimsin sen benim şimdi tam olarak.?

Dalgaların sesi bile adınla dönüp dururken, öğle vakti tepemdeki güneşin tanımına benzerken gülümsemen,

-benim kaderimle oynamasan mı diyorum !.

Ak sakallı dedeler kaderle oynayabilir; yanlış yaparlar gerçi. Onu boşver, sevdiğine "sevmiyorum" demeyi bilmeyiz de, -sevdiğine sevdiğini söyleyememeyi iyi biliriz.
İnsanın kaderini bilmemesi ciddi kafa karıştırıyo. -Aramıyorum, beklicem.
-Gelicen mi sahiden ?
Sana seslendiğimde laaaps diye olsana yanımda İsmail abi gibi. Neyse.. Velhasıl;

/ "Kaderin kapıdaysa 'gelme' diyemezsin."
.. neyimsin sen benim şimdi tam olarak ?

7 Şubat 2016 Pazar

Yâdımda olduğun kâfi, artık yanımda ol!

"Yâdımda olduğun kâfi,
Artık yanımda ol!"
Diye başlayacaktı bu şiir. Lâkin başlamadan mısralardaki her şey uçup gitti, aslında genç kızın sadrı kitlendi ve bitti şiir.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir.

Ellerime sarılır beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim..

3 Şubat 2016 Çarşamba

NEREDEN BİLECEKSİN

O eski hülyaların sahile vurduğunu
Yakama bir muamma taktığım gün hatırla
Gurbetin mahşerimde bir sıla bulduğunu
Dağlar gibi eriyip aktığım gün hatırla

Nereden bileceksin, şehrin sokaklarında
Kaybolan ışıkların gözlerim olduığunu
Her seher yüreğimde açan karanfillerin
Her akşam ellerimde sararıp solduğunu
Nereden bileceksin

Kim bilir, belki bir gün kapıma geleceksin
Siyah tüylü martılar yorgun pencerelerde
Benimle ağlayacak benimle güleceksin
Göğsümde ızdırabı Deniz fenerlerinin
Hayatımdan fışkıran hüzne gömüleceksin

Her şairin bir gülle bahtiyar olduğunu
Bir sana bir göklere baktığım gün hatırla
Gönlümün kahrın ile ihtiyar olduğunu
Sigaramı sessizce yaktığım gün hatırla

Bilemezsin içimde bir denizdir yaşamak
Sen denizin en uzak noktasında şen şakrak
Ben kırgın dalgalarla avunurum derinde
Gemilere yosunlu mendiller bağlayarak

Nereden bileceksin fesleğen köklerinin
Hecai bulutlardan bıkıp usandığını
Ansızın kayıveren yıldızların ardında
Vuslatı bekleyen bir kalbin yandığını
Nerdem bileceksin

Yağmura boyun büken susuz topraklar gibi
Kim bilir belki bir gün kapıma geleceksin
Sinesinde bi-vefa bir sırrı saklar gibi
İnfazına yürüyen ölü tutsaklar gibi
Gözlerinin hicranlı yaşını sileceksin

Tatlı bir rayihanın göklere dolduğunu
Irmaklara karışıp aktığım gün hatırla
Gölgelerin ruhumu görüp kaybolduğunu
Mavi bir şimşek gibi çaktığım gün hatırla

Gülümse ve uzaklaş çünkü anlayamazsın
Bu kopan fırtınayı Yusuf'un yüreğinde
Koyu bir çaresizlik ayinidir yalnızlık
Züleyha'nın menekşe büyüyen gözlerinde

Nereden bileceksin kayalara tutunan
Devlerin birer birer vurulup öldüğünü
Rüyaları süsleyen eşsiz mücevherlerin
Bir dervişi görünce yere döküldüğünü
Nereden bileceksin

Kim bilir belki bir gün kapıma geleceksin
Kollarında rüzgarlı bir deprem karanlığı
Kapı aralığında sessizce gireceksin
Işıldayan bu gönül şahikası önünde
El pençe divan durup sen de eğileceksin

Bülbülün lalezardan neden kovulduğunu
Bu hayal zindanını yıktığım gün hatırla
Balığın susuz kalıp suda boğulduğunu
Acılar evreninden çıktığım gün hatırla

31 Ocak 2016 Pazar

Sanaydı o şiir ey YAR..

"Burası benim için bir gün,
İçimdeki bütün ölüleri gömüp
Gideceğim bir mezarlık..

29 Ocak 2016 Cuma

Bu şehr-i Sitabûl ki bî-misl ü behâdır

Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır

Bir gevher-i-yekpâre iki bahr arasında
Hurşîd-i cihân-tâb ile tartılsa sezâdır

Altında mı üstünde midir cennet-i a'lâ
Elhak bu ne hâlet bu ne hoş âb u hevâdır

İnsâf[ı] değildir anı dünyâya değişmek
Gülzâr[ı]ların cennete teşbîh[i] hatâdır

İstanbul'un evsâfını mümkün mü beyân hiç
Maksûd[ı] hemân sadr-ı kerem-kâra senâdır

Ez-cümle Nedîmâ kulun ey Âsaf-ı devrân
Müstağrak-ı lütf u kerem ü cûd u atâdır

NEDİM

28 Ocak 2016 Perşembe

KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİM SENİ

“kuşlar toplanmış göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“seni o kadar yakından görünce,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“hızla geçen otobüslerin ardından benzeşmek…
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“iyi anlarında sesin kalınlaşıyor.
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“baktım yeri toparlıyor ayak izleri
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü?..
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“uzaklardaydın, oracıkta öbür kıtada,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“kehanet adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“iki çay söylemiştik orda, biri açık,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
“an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

17 Ocak 2016 Pazar

Soğuk Bir İntihar

yıldızlar damlıyordu parmak uçlarından
kısa kirpiklerine ne kızlar asılı
elektrik çıtırtısı yok gibi saçlarından
yüzünde görünmez bir şiir yazılı

bir türlü anlaşılamadı nedeni nasılı
belki bir çağrışım işlenmemiş suçlarından
gülümsemesi bile ne kadar acılı
sanki gözyaşları dudaklarından

bu dünyaya ait her yanlışa meraklı
yanılgılar üretiyor uzlaşmazlığından
kendini çok dağıtmış herkesten alacaklı
uykuları kilitli koyu baş ağrısından

yalnızlığa saklanması kaçıp dünyalılardan
çünkü duygusallığı onlardan farklı
soluğu tıkanıyor o lazer tabancasından
soğuk bir intihar ki hani içinde saklı

16 Ocak 2016 Cumartesi

Fe sabrun cemil

Duygularını yoğun yaşayan insanlar vardı bi ara ne ara onlardan biri oldum hiç anlamıyorum. Sevmem hayatımın merkezine oturtmam gibi birşey. Öfkem hiç dönmeyecek bir ateş kadar şiddetli. Merhametim elindekini feda etmeye kadar gitti. Peki kulluktaki keyfiyetim? Bunu düşünüyorum ve bütü duygularım sıfırlanıyor. Yaşadığım zorluklara (insanlara) artık şunu diyorum. "Fe sabrun cemil"

14 Ocak 2016 Perşembe

DESTAN

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!
Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.

(1947)